Bu yıl Türkiye'nin ev sahipliğinde COP31 adıyla gerçekleştirilecek Birleşmiş Milletler (BM) İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Taraflar Konferansı'nın 31 yıllık geçmişi, küresel iklim mücadelesindeki dönüm noktalarına, yerine getirilemeyen taahhütlere ve hâlâ çözüm bekleyen çok sayıda iklim sorununa sahne oldu.
Her yıl iklim değişikliğiyle mücadele amacıyla farklı bir ülkede gerçekleştirilen COP toplantılarının 31'incisi, 9-20 Kasım tarihlerinde Antalya'da yapılacak.
İngilizce Conference of the Parties (Taraflar Konferansı) ifadesinin kısaltması olan COP, iklim krizinin ele alındığı ve değerlendirildiği uluslararası toplantıları tanımlıyor.
AA muhabiri, ilk toplantıdan bugüne kadar COP kapsamında alınan kararları, imzalanan anlaşmaları, yaşanan krizleri ve öne çıkan taahhütleri derledi.
İlk COP, 1995'te Almanya'nın başkenti Berlin'de, dönemin Almanya Çevre Bakanı Angela Merkel'in başkanlığında 117 taraf ile 53 gözlemci ülkenin katılımıyla düzenlendi.
Zirvenin öncelikli gündemini, iklim değişikliğiyle mücadeleyi güçlendirmek amacıyla küresel müzakerelerin başlatılması oluşturdu.
İklim krizine karşı mücadelede gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin farklı uygulamaları hayata geçirmesinin beklenmesi, sonraki yıllarda giderek büyüyecek tartışmaların temelini attı.
Bu dönemde gelişmekte olan ülkeler, iklim krizinin sorumlusu olarak gelişmiş ülkeleri gösterdi. Buna karşılık ABD'nin de aralarında bulunduğu, yoğun sanayi faaliyetleri yürüten birçok gelişmiş ülke, emisyon azaltımı konusunda üzerlerinde baskı oluşturulduğunu savundu. Ülkeler arasındaki gerilimi azaltmak amacıyla çok sayıda öneri ortaya konuldu.
Tarafların ortak bir çözüme ulaşması ise uzun yıllar sürdü. Bu süreçte gelişmekte olan ülkelerin sürdürülebilir büyümelerine destek olmak için çeşitli yardımlar yapılması gündeme geldi. Ancak gelişmiş ülkelerin emisyonlarını azaltmasına yönelik kapsamlı bir değişiklik gerçekleşmedi.
İkinci COP toplantısına İsviçre ev sahipliği yaptı. Benzer başlıkların ele alındığı bu zirvenin en önemli gelişmesi, yoğun sanayi faaliyetleri nedeniyle eleştirilen ABD'nin, "İklim değişikliğiyle mücadele için bağlayıcı emisyon azaltımının gerekliliğini" kabul etmesi oldu.
Gönüllülükten yasal zorunluluğa geçiş
Ancak zirvelerde verilen taahhütlerin gönüllülük esasına dayanması, hedeflere ulaşılmasını güçleştirdi. Taraflar, Japonya'nın Kyoto kentinde düzenlenen COP3'te gönüllülük ilkesini aşarak "yasal bağlayıcılık" konusunu gündeme aldı.
COP3 sonunda ortaya konulan Kyoto Protokolü, gelişmiş ülkeleri karbon emisyonlarını azaltmaları için bağlayıcı yasal düzenlemelere tabi tuttu. Bu ülkelerden sera gazı emisyonlarını 2012 yılına kadar yüzde 5 azaltmaları talep edildi. Ancak Çin'in de aralarında bulunduğu gelişmekte olan ülkelerin yalnızca yıllık sera gazı envanter raporu sunacağı açıklandı.
Başlangıçta Kyoto Protokolü'ne mesafeli yaklaşan ABD, protokolü COP4 zirvesinde imzaladı fakat anlaşmayı hiçbir zaman onaylamadı.
COP5'te, anlaşmanın uygulanmasına geçilmeden önce uygulama ilkeleri ile mekanizmalarının belirlenmesi gerektiği vurgulandı.
Hollanda'nın Lahey kentinde 2000 yılının kasım ayında düzenlenen COP6, tarafların uzlaşamaması nedeniyle askıya alındı. Görüşmeler Temmuz 2001'de Bonn'da sürdürüldü. ABD dışındaki ülkeler, Kyoto Protokolü'nün uygulama araçları konusunda anlaşmaya vardı.
Bununla birlikte ABD, zirve sürecinde krize neden olan bir açıklama yaptı. Dönemin ABD Başkanı George W. Bush, ülkesinin Kyoto Protokolü'nü uygulamayacağını şu sözlerle açıkladı: "Amerikan halkının ve işçilerinin refahını korumak için görevlendirilmiş ABD Başkanı olarak, milyonlarca vatandaşımızı işsiz bırakacak çürük bir uluslararası anlaşmaya milletimizi teslim etmeyeceğim."
Kyoto Protokolü'nün öne çıktığı zirveler
ABD'nin çekilme kararının ardından düzenlenen COP7, COP8 ve COP9'da Kyoto Protokolü'nün teknik ayrıntılarının açıklığa kavuşturulmasına ağırlık verildi. Aynı süreçte tarafları nihai ve küresel bir anlaşma konusunda uzlaştırma çabaları da devam etti.
Kyoto Protokolü'nün yürürlüğe girmesi için gereken onay sayısına ulaşılamaması, 2004 yılında da sürecin önündeki engellerden biri olarak kaldı. Rusya'nın 18 Kasım 2004'te protokolü onaylamasıyla gerekli şartlar tamamlandı. Arjantin'in başkenti Buenos Aires'te düzenlenen COP10'da, protokolün yürürlüğe girmesini sağlayan bu gelişme gündemin önemli başlıklarından biri oldu.
COP11 ile COP14 arasındaki dönemde, Kyoto Protokolü'nü kabul etmeyen ülkelerle uzlaşma sağlama arayışı sürdü. Görüşmelerde sera gazı emisyonlarının azaltılması, iklim eylemlerinin güçlendirilmesi ve farklı fonların kurulması gibi konular ele alındı.
Kyoto Protokolü'nün ilk taahhüt döneminin 2012'de sona erecek olması, yeni bir küresel iklim anlaşması arayışını hızlandırdı. Bu çerçevede toplanan COP15, protokol sonrasında izlenecek yolun belirlenmesi amacıyla yoğun katılımla gerçekleştirildi.
COP15'in sonunda iklim finansmanı bakımından önemli bir gelişme olarak değerlendirilen Kopenhag Mutabakatı imzalandı. Mutabakat kapsamında gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerin emisyonlarını azaltması ve iklim değişikliğinin etkilerine karşı dayanıklılığını yükseltmesi için 2020'ye kadar her yıl 100 milyar dolar kaynak sağlamayı kabul etti.
COP16'da, küresel sıcaklık artışının sanayi öncesi döneme göre 2 dereceyle sınırlandırılmasını öngören Cancun Anlaşmaları üzerinde uzlaşmaya varıldı.
Paris Anlaşması'na giden ilk adımlar
Dünya Bankasının küresel sıcaklıkların 2100 yılına kadar 4 derece yükselebileceğine ilişkin raporu, COP17'nin başlıca gündem maddelerinden biri oldu. Söz konusu rapor, Katar'ın başkenti Doha'da gerçekleştirilen COP18'de de tartışılmayı sürdürdü. Zirvede taraflar, Kyoto Protokolü'nün ikinci taahhüt dönemini değerlendirmek ve ülkelerin emisyon azaltım hedeflerini içeren yasal bağlayıcılığa sahip yeni bir anlaşmayı müzakere etmek üzere bir araya geldi. Paris Anlaşması'na uzanan sürecin ilk adımları da bu toplantıda atıldı.
COP19'da iklim krizinin neden olduğu aşırı hava olaylarından kaynaklanan kayıp ve zararlar, öncelikli gündem maddeleri arasına girdi. Görüşmelerin ardından bu zararlarla mücadele etmek amacıyla Varşova Uluslararası Kayıp ve Zarar Mekanizması'nın kurulmasına karar verildi.
Yıllardır sürdürülen süreçlerin somut bir sonuca bağlanması hedefiyle 2015'te Fransa'nın başkenti Paris'te düzenlenen COP21'in sonunda, 195 ülke ile Avrupa Birliği'nin katılımıyla Paris Anlaşması kabul edildi. 1997'den bu yana iklim değişikliği alanında yasal bağlayıcılığı bulunan ilk uluslararası belge olan anlaşma, gerekli onay şartlarının tamamlanmasının ardından 4 Kasım 2016'da yürürlüğe girdi.
Anlaşma, küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi döneme kıyasla 2 derecenin "oldukça altında" tutmayı ve artışın 1,5 dereceyle sınırlandırılması için çaba göstermeyi hedefledi. Ayrıca küresel sera gazı emisyonu hedeflerine ulaşılması için ülkelerin hazırladığı Ulusal Katkı Beyanlarını (NDC) mümkün olan en kısa sürede sunması çağrısında bulundu.
ABD'nin Paris Anlaşması'ndan çekilmesi
Paris Anlaşması'nın uygulanma sürecine geçilmesi, Fas'ın Marakeş kentinde 2016'da gerçekleştirilen COP22'nin öncelikli hedefleri arasında yer aldı. Ancak ABD'de yeni başkan seçilen Donald Trump'ın iklim politikalarına yönelik yaklaşımı, toplantının seyrini değiştirdi. Trump da Bush gibi, iklim anlaşmasının ülke ekonomisine zarar vereceğini savunuyordu.
Trump, iklim krizini bir "aldatmaca" şeklinde niteledi ve bu tür şeylere inanmadığını birçok kez söyledi. Zirve boyunca iklim değişikliğiyle mücadeleye karşı tutumunu sürdüren Trump, bir yıl sonra Almanya'da düzenlenen COP23 öncesinde, Haziran 2017'de yaptığı açıklamayla ABD'nin Paris Anlaşması'ndan ayrılacağını duyurdu.
Trump'ın çekilme kararının ardından Paris Anlaşması'nın 2020'de başlayacak uygulama dönemi için gerekli hazırlıklar, 2018'deki COP24'ün ana gündemlerinden biri oldu. Taraflar, anlaşma maddelerine son biçimini vermek ve uygulamada izlenecek ortak kuralları saptamak amacıyla müzakerelerini sürdürdü.
COP25'te Paris Anlaşması'nın hedeflerine ulaşılmasına katkı sunacak piyasa araçları ile uluslararası işbirliği başlıkları görüşüldü. Müzakerelerde karbon ticaretine ilişkin kuralların belirlenmesi, uzun vadeli iklim finansmanının sağlanması ve şeffaflığın artırılması gibi henüz çözüme kavuşturulamayan konular öne çıktı.
ABD yeniden taraf oldu
Kovid-19 salgını nedeniyle bir yıl ertelenen COP26, 2021'de düzenlendi. Zirvenin öne çıkan gündem maddeleri arasında metan emisyonlarının azaltılması yer aldı. 2021'de göreve başlayan ve Trump'ın ayrıldığı Paris Anlaşması'na ABD'yi yeniden dahil eden yeni başkan Joe Biden, ayrıca ülkesinin metan emisyonlarını 2030'a kadar yüzde 30 azaltma taahhüdünde bulunan taraflar arasına katıldığını açıkladı.
Bu dönemde küresel ısınmaya neden olan kömür kullanımı ilk kez bir COP zirvesinde ele alındı. Özellikle Çin ve Hindistan'a yapılan çağrılarda kömür ve türevi fosil yakıt kullanımının aşamalı biçimde sona erdirilmesi istendi.
Rusya-Ukrayna Savaşı'nın ardından ortaya çıkan enerji ve gıda krizi ekseninde geçen COP27'de kayıp ve zararlar da gündeme taşındı.
Fosil yakıtlara yer verilen ilk final metni
COP28, Birleşik Arap Emirlikleri'nin (BAE) Dubai kentinde yapıldı. Bir petrol ülkesinde düzenlenmesi nedeniyle tepkilerin odağına yerleşen zirvede önemli bir adım atıldı. Zirvenin sonunda yayımlanan final metninde, COP toplantıları tarihinde ilk kez fosil yakıtlara atıf yapıldı ve "Enerji sistemlerinde fosil yakıtlardan adil, düzenli ve eşit bir biçimde uzaklaşma, 2050 net sıfır hedeflerine ulaşmak için bu kritik 10 yıl içerisinde eylemleri hızlandırma" çağrısı yer aldı.
COP28 müzakerelerinde iklim krizinden en fazla etkilenen ve krize karşı daha kırılgan durumdaki ülkelerin uğradığı kayıp ve zararların karşılanması için yeni finansman kaynaklarının oluşturulması gündeme geldi. Konferans Başkanı ve BAE'nin BM'deki İklim Değişikliği Özel Elçisi Sultan Al-Jaber, kurulması planlanan fona ülkesinin 100 milyon dolar katkı vereceğini açıkladı.
Diğer ülkelerin taahhütleriyle birlikte fon için vaat edilen toplam miktar 700 milyon dolara ulaştı.
COP29'un temel gündemini, gelişmekte olan ülkelerin iklim eylemine katkı sunabilmesi için yeni bir iklim finansmanı çerçevesi öngören Yeni Toplu Nicel Hedef'in (New Collective Quantified Goal/NCQG) belirlenmesi oluşturdu. Ancak zirvenin sonunda NCQG hedefiyle ilgili yayımlanan nihai metinde, gelişmekte olan ülkelerin Ulusal Katkı Beyanları raporlarına dayanılarak bu ülkelerin ihtiyaç duyduğu iklim finansmanının 2030'a kadar yıllık 455 ila 584 milyar dolar, toplamda ise 5,1 ila 6,8 trilyon dolar olduğu belirtilmesine rağmen 2035'e kadar her yıl en az 300 milyar dolarlık fon hedefi açıklandı.
Zirvenin ardından iklim müzakerelerinde yaşanan önemli gelişmelerden biri, ikinci kez ABD Başkanı seçilen Donald Trump'ın ülkesini Paris Anlaşması'ndan bir kez daha çıkarma kararı oldu. Washington yönetimi, çekilme kararını BM'ye bildirirken anlaşmadan ayrılmanın 27 Ocak 2026'da yürürlüğe gireceğini açıkladı. İklim politikalarını ekonomik gerekçelerle eleştiren Trump, anlaşmadan çekilme kararını da ABD'nin ekonomik çıkarlarını koruma anlayışıyla savundu.
Brezilya'da beklenen kararlar alınamadı
Brezilya'nın Belem kentinde düzenlenen COP30'da fosil yakıtlardan çıkışa ilişkin bir yol haritası hazırlanması beklenmesine karşın nihai metinde bu konuya dair açık bir ifadeye yer verilmedi.
Final metninde, ülkelerin Ulusal Katkı Beyanları ile ulusal uyum planlarını daha hızlı uygulamaya koymasını desteklemek amacıyla gönüllülük esasına dayanan Küresel Uygulama Hızlandırıcısı'nın (Global Implementation Accelerator) başlatıldığı bildirildi. COP başkanlarının rehberliğinde işletilecek mekanizmanın, 2026 boyunca açık ve kapsayıcı bilgilendirme oturumlarıyla destekleneceği belirtildi.
Zirve süresince Amazon Ormanları'nın korunması ile iklim krizinden en fazla etkilenen gruplar arasında bulunan yerli halkların karşı karşıya kaldığı sorunlar ön plana çıktı. Bu çerçevede yerli halkların başta finansmana erişim olmak üzere çeşitli alanlarda yaşadığı zorluklar sık sık gündeme getirildi.


